12 Mayıs 2011 Perşembe

Özgürlük

Bir çok insanın çığılığıdır özgürlük..Üniversite sonrası çağımda Olof Palme'nin öldürüşüne ağlayıp onun bir yazısını dolabıma asmıştım.

Toplumların özgürlük gereksinimi, bireylerin özgürlük gereksinimi gibi bastırılamaz..

Çok sıkı ve katı kurallarla yetiştirildim..O kuralların doğru veya yanlış olmaları önemli değildi bana göre..
Katı uygulaması içimdeki öfkeyi kabartıyordu..O öfke içimde bir isyana, bir başkaldırıya ve önü geçilmez bir özgürlük tutkusuna dönüşüyordu. Herhangi bir kalıba, bir ilişkiye, bir işe, bir eve bağımlı olma korkusunu da beraberinde getirmişti.
İşletme mühendisi olmama rağmen rehberlik yaptım uzun yıllar. Bu gereksinimimi en güzel karşılayan meslekti..Hemen her gün yer değiştirme, hemen her hafta birlikte olduğum gurubun değişmesi..Dönemsellik içermesi ve katı kurallar yüzünden tanıyamadığım hayatı çeşitli yönleri ile keşfetme..Bir açlık vardı içimde, doyurulması uzun yıllar alan..
Herşey özgürce önümde durmasına rağmen, yerleşmiş katı kuralların içimdeki izini aşmak kolay değildi..Artık dışarıda engelleyen kimse olmasa da, içime yerleşmişti bu meret..Kendimle kavgam vardı..Kendime kızıyordum, aşamadıklarım için..Aşabilmek uğruna aşırılıkların gelgit Dünyasında geçirdim bir dönemi..Zaman aldı, bunları dengeye oturtmak..
Ancak bir zaman sonra bu ateş dindikçe, içimde bir yalnızlık, bir boşluk hissi olduğunu fark ettim.Bir şeyler eksikti yine de..Bağlanmamanın ve derinleşememenin eksikliği, yalnızlığı..
Bu sefer bağlanmak istedim..Ama bu da kolay olmadı, hiç odaklanmadığım ve bilmediğim bir konuydu. Derinliğe inmenin her bir katmanı acılardan geçmeyi gerektiriyordu..Yüzleşmeyi gerektiriyordu ve çok şey birikmişti..Bazen dayanamayacağımı sandığım kadar çok..
O katmanlardan geçmek de zaman aldı, tahmin ettiğimden çok..

Yolculuğa değdi..Çok şey öğrendim..Özgürlüğün ne olduğunu örneğin..Fütursuzca istediğini yapmak, başkalarını ezip geçme bahasına zannetmiştim önce..Ama değilmiş..İç sesim doğrultusunda ilerlemekmiş..
İçsel bir duyguymuş, dışarıdaki bir şarttan çok..En çok da Affetmekmiş ..Affederek geçmişten özgürleşmek ve ilerleyebilmekmiş..Geçmişe tepki değilmiş..Ondan arınmakmış özgürlük..Geçmişteki bir koşul, bir kişiye olan tepki hayatımı yönlendirdiğinde daha da bağımlıymışım aslında..Kendimi kandırmakmış o dönem..

Halen belirli bir tarza bağımlı olmayı sevmiyorum. Örneğin en kaliteli dükkandan da giyinebilirim, beğenirsem en tahmin edilmeyen dükkandan da.. Çok şık bir yerde gezebilirim, ama aynı zevki bir kır kahvesinde de alabilirim..Ama kendime sadık olmaya gayret ediyorum, eğer bu bir tarz ise buna bağımlıyım elbet..

Bu şarkıyı da halen çok severim.Abba'nın Eagle adlı şarkısı

Sevgilerimle..

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Kapalı Çarşı - Mahmutpaşa

Kapalı Çarşı Bedesten'de bu ince filigran aynaya bayıldım..


Eski dürbünler..Bir devrin kültürüne ait..O zamanlar opera gibi etkinliklere gidenler de vardı sanırım..


Mahmutpaşa'ya gelir gelmez, sol tarafta Gümüşçüler Çarşısı var, diğer adı da Kalcılar Çarşısı


Ben de bu Çarşı'dan iki kolye beğendim. Uzun uzun düşünüp, sonunda birisini aldım..

Çocuklar için o kadar güzel abiyeler var ki..Hem de 50 TLden başlayan fiyatlarla bayıldım.
Amerikalı turistler bizden önce keşfetmiş, alışveriş yapıyorlardı..

Ben de dayanamadım, yeğenim Zeynep' e bu elbiseyi aldım. Doğumgününde veririm diye düşünüyorum, şık elbiselere oldukça düşkündür..



Bedesten Çarşıda çay molası da iyi geldi..
İşte kokusu ve tadıyla vazgeçilmeyenlerden..Taşfırın odun simiti..


Gelinler için bir sürü modeller

İstanbul İl Özel İdaresinden yapılan açıklamaya göre, 1980 yılında küçük bir bakımdan geçen tarihi Kapalıçarşı, yenilenerek ilk günkü görüntüsüne kavuşacak. Toplam 14 milyon 833 bin TL proje bedeli ile bu yılın sonuna kadar restore ve renove edilecek çarşının, 550 yıl öncesindeki orijinal görüntüsüne kavuşturulması planlanıyor. (mynet haber)

Sevgilerimle..

10 Mayıs 2011 Salı

Küçük Prens


Ben bir Küçük Prens hayranıyım. Geçenlerde Ada Kitabevi'ne bir baktım, bir de ne göreyim Küçük Prens'in filmi çıkmış. Hemen aldım, bugün seyredebildim filmi. Ve sonra öğrendim ki bu kitabın yazarı Antoine De Saint Exupéry, kitabı yazdıktan altı yıl sonra Le Petit Prince adlı bir uçakla keşif uçuşu yaparken Akdeniz üzerinde kaybolmuş ve bir daha kendisinden haber alınmamış. Fransa'da 50 Franklık banknotların üzerinde Küçük Prens varmış. Hatta Facebook'ta bir sayfası bile varmış..

Bu hikayede en sevdiğim bölüm, Küçük Prens'in tilki ile karşılaştığı bölümdür.Küçük Prens'in kendi gezegeninde bir çiçeği vardır, bu gül çiçeğine baktıkça sevmiştir onu.. Ama sonra Dünya gezegenine geldiğinde güller içinde bir bahçe görür ve çiçeğinin çok da özel olmadığını düşünür ve üzülür..

Sonra tilki ile karşılaşır ve tilki ona evcilleşmeyi öğretir..Burada kitaptan bir kaç alıntı yapmak istiyorum:

...Sen, benim için, diğer yüz bin küçük oğlan çocuğuna benzeyen bir oğlan çocuğundan başka bir şey değilsin şimdilik. Sana ihtiyacım yok. Senin de bana ihtiyacın yok. Ben de senin için, diğer yüz bin tilki gibi bir tilkiyim yalnızca. Ama, beni evcilleştirirsen, birbirimize ihtiyaç duyarız. Sen benim için Dünyada bir tanecik olursun. Ben de senin için Dünyada bir tanecik olurum..

..Şuraya bak! Şu buğday tarlasını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğdayın bana yararı yoktur.Buğday tarlaları bana hiçbir şey hatırlatmaz. Ne yazık değil mi? Ama, senin saçların altın rengi. Yani beni evcilleştirirsen, müthiş olacak! Altın rengi buğdaylar, bana seni hatırlatacak. Ben de başaklardaki rüzgar sesini seveceğim...

Tilki veda ederken bir de sırrını verir:

 En iyi, yüreğiyle görebilir insan. Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez.

Ve Küçük Prens artık üzülmez, kendi gülünün Dünyada tek olduğunu anlar..

Kendi gülünüzün değerini bilmeniz dileğiyle..

Sevgilerimle..






Egonu Yanına Al, Yarı Yolda Bırakma



İyi ki egomuz var..Olmasa bu Dünyada ayakta kalamazdık. O, ruhumuzun filizlenirken dayandığı sopa..Evet, belki ruhumuz birgün ağaç olacak, kendi kökleriyle sapasağlam duracak..Ama o zamana kadar dayanağı olmazsa,üstünden kediler, köpekler, fırtınalar..vs. geçecek ve yamyassı olacağız..

Büyük yol gösterici de aynı zamanda, izleyin onu..Dinleyin onu..O size yaralarınızı gösterecek, geçtiğiniz dikenli telleri aşmak için oluşturduğunuz kalıplarınızı anlatacaktır.İstediklerinize ulaşmak için içinizde yıkmanız gereken duvarları tanıtacaktır..

Sevin onu..Egonuz yaralı bir çocuk gibidir. O çocuğun tek ihtiyacı sevgi, biraz daha fazla sevgi ve yeniden sevgidir. Ancak öyle çıkacaktır savunma duvarlarının kozasından..Ancak öyle güvenecek, açılacak, eriyecek yaraları..

Siz ise ondan kurtulmaya çalışıyorsunuz, düşmanınız gibi savaşıyorsunuz onunla..Olası mı? Bukalemum gibidir o. Şekil değiştirir, sizi kandırır..Ama vakti gelmeden hiçbir yere gitmez..Sağ gösterirken soldan vurur ..Bu anlamda çok sadıktır o,hem de çok..

Egonuzla sorununuz olduğunun işaretleri vardır..Kendinizi melek gibi görüp, etrafınızda hep şeytanlar görüyorsanız..Siz sakinken hep etrafınızda öfkeli insanlar oluyorsa..Herhangi bir abartma yaşıyorsanız..
Sürekli bir sıkıntı ve sabırsızlık hali içindeyseniz..Bomboş hiçbir şey yapmadan, zihninizi oyalayacak bir faaliyet de dahil zaman geçiremiyorsanız..İdeal insanı oynuyor, kendinizle yüzleşmemek için yakınlık kurmuyorsanız..Bu yakınlık kuramama konusunu hep olaylara, başka kişilere bağlı sanıyorsanız....Kendinizi ermiş, üstün insan olarak görüp, bu Dünyadaki diğer zavallılara yardım edeyim tutumundaysanız...gibi..

Bütün bunlar egonuzu sahiplenmediğinizin göstergesidir... Yani kendinizde göremediğiniz, ama dışarıdan yansıtma şeklinde size anlatılmaya çalışılan egonuzdur..

Siz onu sahiplenmedikçe, o size giderek daha fazla hükmeder..Sizi eline iyice geçirir..Ta ki siz iyice köşeye sıkışına kadar..İşte o zaman ya o minicik köşede, tek ayak üstünde de olsa ayakta kalmaya çalışırsınız, ya da zincirlerinizi kırarsınız sonunda...İlk ve en büyük adım egonuzu kabul etmeniz, onu sahiplenmeniz, sıkıca kucaklamanızdır...Diz çökmeye razı olmanızdır..

Sonrasında ise korktuğunuz, bunca zaman yüzleşmekten kaçındığınız adımın hafifliğine ve kolaylığına şaşarsınız..

Siz egonuzu kontrol etmezseniz, o sizi kontrol eder..Son söz sizin..

Sevgilerimle..

8 Mayıs 2011 Pazar

Haftasonu

Soldan Sağa: Banu Kalaycı, Bendeniz, Zeynep Gürdal

Çok keyifli ve hareketli bir haftasonu oldu. Cumartesi gecesi sevgili Banu Kalaycı'nın ilk kitabının yayımlanması nedeniyle düzenlenen partiye gittik. Onun heyecanı hepimizi sardı. O kadar büyük bir emek ve coşku kattı ki.. 'Dünyaları Ben Yarattım' kitabın adı (Goa Yayınları). Son sayfadan minik bir alıntı:

Sorma bana artık ben kimim diye.
Bak bana.
Ben aynanım karşında.
Ben senim, sen de bensin aslında..
Sev beni.
Beni sevmen, kendini sevmendir anında


Gündüz ise Sevgili Esra Banguoğlu'nun Kundalini Yoga Seminerindeydik.
Bir harekette gözlerimi kapadığımda iki yılanı gördüm hayalimde uzun uzun..
Boşuna Kundalini Yoga demiyorlar belli ki..Harika bir seminerdi Esracığım http://www.ayrasehri.com/ ..

Bir iki yıl geçmesine rağmen birden Esra ile Aykut'un evliliği geldi aklıma..Gecenin ilerleyen saatlerinde nedimelerle birlikte Grease filminden bir dans sergilediler. Çok hoş bir sürpriz oldu..Sıcak bir Eylül gecesi, muhteşem bir Boğaz manzarasına karşı Gurmukh bize bir meditasyon yaptırdı. Ve sonra benim çok sevdiğim bir şiiri okudu:

Evlilik

Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız,
Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,
Tanrı'nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,
Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,
Ve Tanrısal alemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,
Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,
Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi
Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin,
Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,
Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın,
Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır,
Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,
Çünkü ancak Hayat'ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,
Hep yanyana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın,
Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,
Çünkü bir meşe ile bir selvi birbirinin gölgesinde yetişmez...

                                                                                       Halil Cibran


Pazar günü ise Zeynepçiğim, bize muhteşem bir brunch hazırlamış..Keyifle yedik. Sonrasında ise bütün günü ev dekorasyonunda düzenlemeler yapmakla geçirdik..Akıverdi zaman anlamadan..

Sevgilerimle..

Annem...Annem

Annem..Annem
Sen üzülme..
Ben hakikaten dayanamam..

Sana kimse anneliği öğretmedi, gördüklerini biraz geliştirip uyguladın muhtemelen..Anne kalbinin yumuşaklığı ve sezgileri de yardım etti belki ..Bir taraftan çucuklar, bir taraftan da evlilik hayatının sorumlulukları..Genç yaşında kendi ana ocağından çıkar çıkmaz..Hepsi birden zorladı seni eminim, ..Hem bunun okulu da yok..Düşe kalka öğrendin herşeyi..Tüm iyi niyetine rağmen hatalar da yaptın doğal olarak.. 

Uzun zaman kıymetini bilemedim..Çocuk olmanın da okulu yok..Hatalarına odaklandım..Çocukken ağzıma verdiğin bir biberi defalarca yüzüne vurdum..Zaman zaman kızdım, küstüm..Ergenlik çağımda keskin sözlerimle yaraladım seni muhtemelen..Hep vermeye devam etmeni bekledim şımarıkça..Oysa ben sana istediklerini veriyor muyum diye düşünmek aklıma bile gelmedi..

Sen de elinden geldiğince vermeye devam ettin..Sesini yükselttiğini pek bilmem..Her ne yapsam, Dünyanın en büyük eserini yaratmışım gibi coşkuyla alkışladın..Bana hep çok güzel olduğumu hissettirdin, hatta yüzüm ergenlik sivilcelerimden dolayı bakılamaz durumdayken bile...

Her hastalandığımda bilirim ki nazım en çok sana geçer..En sevdiğim çarşaf takımını hiç unutmazsın, ne zaman gelsem serersin yatağıma..O kadar mutlu olursun ki en sevdiğim yemeklerin hepsini birden yaparsın, bense neyi yiyeceğimi şaşırırım..İçimden birden dans etmek gelse, hayran hayran saatlerce izlersin..Eleştirilerimi dikkatle dinler, kanunmuş gibi uygularsın..Boş boş da konuşsam, sadece ben olduğum için dinlersin..Bitsin istemezsin..Espirilerime en çok sen gülersin..Kendine karşı tutucu olsan da, benim gibi hep beklenmeyen yeni şeyler yumurtlayan birini anlarsın..Seni mutlu ediyorsa yap kızım dersin..Güvenirsin hiçbir zaman çizmeyi aşmayacağımdan..Onu da bilirsin..

İşte ben senin bütün bu güzelliklerini takdir etmeyi yeni öğrendim..Gereğince bir çocuk olmayı yeni öğrendim...Okulu yok ki dedim ama..Belki de var, hayat..Tüm inişleri ve çıkışlarıyla, tüm acıları ve tatlılarıyla hayat öğretti bana seni anlamayı, değerini fark edecek kadar olgunlaşmayı..Hayat beni yine şımarttı, sen halen hayattayken verdi hediyesini..Bugün mesafeler vardı aramızda, ancak bir çiçek ve bir sesle ulaştık birbirimize..

Özlüyorum seni annem..
Affet beni annem..Tüm çiğliklerim için, değer bilmezliklerim için, hayırsızlıklarım için..
Tüm bencilliklerim için..Bana söylemediğin içinde kalan uktelerin için..Sana ihtiyacın olduğu kadar zaman ayıramadığım için..Seni üzdüğüm her bir an için..Affet beni annem....

Bilmiyorum bugün kaç kişi böyle hissediyor..Ama çiçekçide ilk defa kuyruk bekledim..Bir sürü beyefendi annelerine çiçek almak için yarışıyordu, sevgiler günü bile böyle değildi bu dükkan..
Benzin alırken kırmızı karanfiller verdiler..Borusan ise rengarenk balonlarla süslenmişti..Birçok günü kutlamaya itirazı olanlar bu günü hiç sorgulamamaktalar..

Bugün tüm annelerin Anneler Günü kutlu olsun..Ve Tanrı, bugün ve diğer tüm günler annelerinden yoksun olanların yanında olsun..

Sevgilerimle..

Çukurcuma

Bugün sabah masmavi bir gökyüzüne uyandım ve Çukurcuma'ya gitmeye karar verdim. Uzun zamandır gitmemiştim. Galatasaray'ın hareketli havasının hemen yanındaki sessiz ve derinliği olan sokaklar beni hep etkilemiştir. Her seferinde başka yıllar, başka kentler, başka yaşanmışlıklar ile ilgili hayallere dalmama neden olmuştur.


Buradaki herşey antika değil aslında. Bazıları eski eşya..Bir eşyanın antika olarak adlandırılması için en az 100 yıllık olması gerek tanıma göre..

En çok Karadeniz Antika dükkanında kaldım. Buranın farklı bir cazibesi var, güzel bir bahçesi ve tam yedi katı var. Sn Mehmet Çiftçi'nin sıcakkanlılığı ve yardımseverliği de buraya hemen ısınmama neden oldu.
Özellikle bu sürahileri sevdim..

Harika yağlıboya tablolar 1000 TL gibi fiyatlara alınabiliyor.

Değişik bir akvaryum..

Mehmet Bey dükkanın sevimli bahçesinde bana da çay ikram etti.20 Yıldır bu işi yapıyormuş,başlangıçta amatör bir ruha sahipmiş.Her aldığı nesneyi okşuyor uzun uzun bakıyormuş..
Ama şimdi artık herşey ticari olmuş. Uluslararası çalışıyor, İngiltere gibi ülkelerden mal alıyor,örneğin Azerbeycan'a da mal satıyor. Birçok antika dükkanı da mallarını buradan alıyormuş. Bazen hoş sürprizlerle karşılaşıyormuş, 50 bin TL'ye bir tabloyu satmak üzereyken, imzayı fark etmiş ve bir bilirkişiye baktırmış..Tablo 3-4 milyon TL değerindeymiş..
Tatlı bir sohbet bitmek üzereyken, birden 'size birşey daha göstereceğim' dedi:
Bahçede duran vazonun yanına geldik ve 'içine bir bakın' dedi. Bir de ne göreyim: kocaman bir kuyu..
Tam 33 metreymiş. İçinde kocaman sazan balıkları, akvaryum balıkları yüzüyor.
                 Burayı satın aldıklarına bir kuyu olduğunu biliyorlarmış, ama bir türlü bulamamışlar. Sonra bir mermer parçanın altından çıkmış kuyu..İple birini sarkıtmışlar içindeki çamurları temizlemişler. Yağmur sularıyla tekrar dolmasını beklemişler..Sonra da balıkları içinde yetiştirmeye başlamışlar..                 
                                          

Geçmiş zaman olur ki;
Unutulur birçok karesi..
Bir nesne, bir koku, bir melodi..
hatırlatır herşeyi yeniden..
Kesik kesik, kopuk kopuk kareler
 gelince biraraya
Dün, bugün, yarın birleşir
Anlam kazanır tüm yaşananlar..

Sevgilerimle